Parklar bir “hata” mı?
Vaux-le-Vicomte,
image adapted from Gaia Ferro Forgiato, ‘The French Formal Garden,’ gaiaferroforgiato.it/en/the-french-formal-garden/.
Sanki bazı parklar ağaçların arasında vakit geçirmek için değil de, onların karşısında sessiz bir selam duruşuna geçmek için var olmuş gibidir.
Bu satırları Uğur Tanyeli’nin bir kitabında okuduğumu hatırlıyorum. O, bu tür parkları içinde yaşanması için değil, saygıyla bakılması için tasarlanmış yerler olarak ifade ediyordu. Bu tür yerlerde; çimen ayak izlerini beklemez (önceki yazılarımdan birinin altına yapılan bir yorum da bu konudan bahsetmişti); her yol tam olarak tanımlıdır, her gövde sanki hazırola geçmiş gibi hizalanmıştır, manzara düzenin buyruğu altında ehlileştirilmiştir aslında. Bir noktada, bunlara doğa demekte de tereddüt eder oluyorum. Bu tür parklar doğayı bir anıta dönüştürür; içine girilmez, cam duvarlar ardındaki birer kalıntı gibi uzaktan seyredilir.
The Gardens of Versailles,
image adapted from Gaia Ferro Forgiato, ‘The French Formal Garden,’ gaiaferroforgiato.it/en/the-french-formal-garden/.
Bunu en çok, Versailles Sarayı’nın çevresindeki Fransız biçimsel bahçe geleneğiyle biçimlenmiş parklarda hissedersiniz. Fransız biçimsel bahçesi, jardin à la française, doğa üzerindeki insan kontrolünün bir ifadesi olarak ortaya çıkmıştır: simetri ve eksen baskındır, ağaçlar ve çitler karelere bölünür, su ise dikdörtgen havuzların içine hapsedilir.
Biri bana kısa süre önce tarihi bir kalenin çevresindeki bahçelerin havadan çekilmiş bir fotoğrafını gösterdi. Yukarıdan bakıldığında (okulda buna kuşbakışı “bird’s-eye view” derdik) kompozisyon neredeyse matematiksel bir soğuklukla düzeni ortaya çıkarıyordu. Kusursuz hizalanmış çitler, sıra sıra bekleyen ağaçlar, tertemiz bir dikdörtgene sokulmuş bir su öğesi ve tümünü kusursuz bir simetriyle çepeçevre kuşatan yürüyüş yolları. Artık sizin de bildiğiniz gibi, bu da bir başka Fransız biçimsel bahçesiydi.
“Güzel değil mi?” dedi. Ben de kibarca başımı sallayarak onayladım; en iyi Hollandacamla bile itirazımı anlatabilir miydim emin olamadan. İçimden şöyle geçirdim: evet, güzel, ama bu doğanın güzelliği değil. Bu, tamamlanmış, bitmiş bir güzellik; daha fazlasını sunmayan, katılamadığınız, konuşamadığınız bir güzellik. Bir sonraki köşede neyle karşılaşacağınızı hayal etme şansı bırakmayan bir güzellik.
Aslında belki de doğanın gerçek vahşiliği insan tarafından düzeltilmesi gereken bir hata olarak görülüyor; her şey itaat edene kadar ehlileştirilip şekillendiriliyor.
Falconplein,
image adapted from www.vdberk.be.
Ama her peyzaj böyle bir kontrolün peşinde olmuyor. Antwerp’in tarihi merkezinin birkaç sokak kuzeyinde, Falconplein adlı bir meydanda, ağaçlar doğrulmak yerine eğilmeyi seçiyor. Her gövde farklı bir açıyla bükülmüş. Kişi, bir fırtınanın buradan geçtiğini sanabilir, ama gerçek bambaşka. Gerçeği bir başka mimardan öğrenmiştim; bir şantiye ziyareti için oradan geçerken anlatmıştı. Ağaçlar, Schelde’nin (Antwerp’in ünlü nehri) hâkim rüzgarlarını vurgulamak için kasıtlı olarak eğik dikilmişti.
Falconplein,
image adapted from www.vdberk.be.
Beni burada etkileyen şey sadece nehrin varlığına yapılan bu selam değil, düzensizliği kucaklama tercihi. Burada, sözde “hata” tasarımın ta kendisine dönüşüyor. Elbette burada da insanın bir izi var; gövdelerin başlangıçtaki eğimi. Ama Versailles bahçeleriyle kıyaslandığında, bu müdahale bir emir değil, bir fısıltı gibi kalıyor.
Artık siz de Fransız biçimsel bahçe stilinin ne olduğunu bildiğinize göre, bir dahaki sefer böyle bir parkı gezdiğinizde bunu kendiniz de deneyimleyebilir ve düşüncelerinizi belki de benimle paylaşabilirsiniz.
Ve her şey bir yana, Harry Potter filmlerindeki çit labirentinde geçen sahneleri izledikten sonra insan böyle bir parkta kendini nasıl rahat hissedebilir ki? O karanlık atmosfer, o sessiz huzursuzluk… Belki de bu, benim bu parklardaki rahatsızlığımın gerçek sebebidir. Bu yüzden, böyle bahçelerden ayrıldıktan sonra, ağaçların eğildiği, her şeyin kusursuz bir çizgiye girmediği Falconplein gibi yerlerde daha rahat nefes aldığımı fark ediyorum.