latest blog entry
〰️
A TRIBUTE TO FRIENDS' GARDEN
〰️
latest blog entry 〰️ A TRIBUTE TO FRIENDS' GARDEN 〰️
Parklar bir “hata” mı?
Bazı parklar, ağaçların arasında uzun ve sakin saatler geçirmek için değil, onlara sessiz bir saygıyla durmak için tasarlanmış gibidir. Uğur Tanyeli, böyle parkları içinde yaşanmak için değil, kutsanmak için var olan mekânlar olarak tanımlamıştır—her yolun tam belirlenmiş, her ağacın hizalanmış olduğu, doğanın anıtlara dönüştüğü ve uzaktan hayranlıkla izlenen yerler. Bu durum en çok Versailles Sarayı çevresindeki Fransız biçimsel bahçelerinde görülür; düzen ve simetri doğayı ehlileştirir ve sınırlar. Ancak her peyzaj bu kontrolü aramaz. Antwerp’in Falconplein Meydanı’nda ağaçlar eğik durur, düzensizliği ve rüzgarı kucaklar, insan müdahalesi fısıltı gibi hafiftir. Böyle yerleri ziyaret ettikten sonra, doğanın hâlâ bir parça vahşilik barındırdığı mekânlarda nefes almak kolaylaşır.
Vaux-le-Vicomte,
image adapted from Gaia Ferro Forgiato, ‘The French Formal Garden,’ gaiaferroforgiato.it/en/the-french-formal-garden/.
Sanki bazı parklar ağaçların arasında vakit geçirmek için değil de, onların karşısında sessiz bir selam duruşuna geçmek için var olmuş gibidir.
Bu satırları Uğur Tanyeli’nin bir kitabında okuduğumu hatırlıyorum. O, bu tür parkları içinde yaşanması için değil, saygıyla bakılması için tasarlanmış yerler olarak ifade ediyordu. Bu tür yerlerde; çimen ayak izlerini beklemez (önceki yazılarımdan birinin altına yapılan bir yorum da bu konudan bahsetmişti); her yol tam olarak tanımlıdır, her gövde sanki hazırola geçmiş gibi hizalanmıştır, manzara düzenin buyruğu altında ehlileştirilmiştir aslında. Bir noktada, bunlara doğa demekte de tereddüt eder oluyorum. Bu tür parklar doğayı bir anıta dönüştürür; içine girilmez, cam duvarlar ardındaki birer kalıntı gibi uzaktan seyredilir.
The Gardens of Versailles,
image adapted from Gaia Ferro Forgiato, ‘The French Formal Garden,’ gaiaferroforgiato.it/en/the-french-formal-garden/.
Bunu en çok, Versailles Sarayı’nın çevresindeki Fransız biçimsel bahçe geleneğiyle biçimlenmiş parklarda hissedersiniz. Fransız biçimsel bahçesi, jardin à la française, doğa üzerindeki insan kontrolünün bir ifadesi olarak ortaya çıkmıştır: simetri ve eksen baskındır, ağaçlar ve çitler karelere bölünür, su ise dikdörtgen havuzların içine hapsedilir.
Biri bana kısa süre önce tarihi bir kalenin çevresindeki bahçelerin havadan çekilmiş bir fotoğrafını gösterdi. Yukarıdan bakıldığında (okulda buna kuşbakışı “bird’s-eye view” derdik) kompozisyon neredeyse matematiksel bir soğuklukla düzeni ortaya çıkarıyordu. Kusursuz hizalanmış çitler, sıra sıra bekleyen ağaçlar, tertemiz bir dikdörtgene sokulmuş bir su öğesi ve tümünü kusursuz bir simetriyle çepeçevre kuşatan yürüyüş yolları. Artık sizin de bildiğiniz gibi, bu da bir başka Fransız biçimsel bahçesiydi.
“Güzel değil mi?” dedi. Ben de kibarca başımı sallayarak onayladım; en iyi Hollandacamla bile itirazımı anlatabilir miydim emin olamadan. İçimden şöyle geçirdim: evet, güzel, ama bu doğanın güzelliği değil. Bu, tamamlanmış, bitmiş bir güzellik; daha fazlasını sunmayan, katılamadığınız, konuşamadığınız bir güzellik. Bir sonraki köşede neyle karşılaşacağınızı hayal etme şansı bırakmayan bir güzellik.
Aslında belki de doğanın gerçek vahşiliği insan tarafından düzeltilmesi gereken bir hata olarak görülüyor; her şey itaat edene kadar ehlileştirilip şekillendiriliyor.
Falconplein,
image adapted from www.vdberk.be.
Ama her peyzaj böyle bir kontrolün peşinde olmuyor. Antwerp’in tarihi merkezinin birkaç sokak kuzeyinde, Falconplein adlı bir meydanda, ağaçlar doğrulmak yerine eğilmeyi seçiyor. Her gövde farklı bir açıyla bükülmüş. Kişi, bir fırtınanın buradan geçtiğini sanabilir, ama gerçek bambaşka. Gerçeği bir başka mimardan öğrenmiştim; bir şantiye ziyareti için oradan geçerken anlatmıştı. Ağaçlar, Schelde’nin (Antwerp’in ünlü nehri) hâkim rüzgarlarını vurgulamak için kasıtlı olarak eğik dikilmişti.
Falconplein,
image adapted from www.vdberk.be.
Beni burada etkileyen şey sadece nehrin varlığına yapılan bu selam değil, düzensizliği kucaklama tercihi. Burada, sözde “hata” tasarımın ta kendisine dönüşüyor. Elbette burada da insanın bir izi var; gövdelerin başlangıçtaki eğimi. Ama Versailles bahçeleriyle kıyaslandığında, bu müdahale bir emir değil, bir fısıltı gibi kalıyor.
Artık siz de Fransız biçimsel bahçe stilinin ne olduğunu bildiğinize göre, bir dahaki sefer böyle bir parkı gezdiğinizde bunu kendiniz de deneyimleyebilir ve düşüncelerinizi belki de benimle paylaşabilirsiniz.
Ve her şey bir yana, Harry Potter filmlerindeki çit labirentinde geçen sahneleri izledikten sonra insan böyle bir parkta kendini nasıl rahat hissedebilir ki? O karanlık atmosfer, o sessiz huzursuzluk… Belki de bu, benim bu parklardaki rahatsızlığımın gerçek sebebidir. Bu yüzden, böyle bahçelerden ayrıldıktan sonra, ağaçların eğildiği, her şeyin kusursuz bir çizgiye girmediği Falconplein gibi yerlerde daha rahat nefes aldığımı fark ediyorum.
Veda (bir nevi)..
Binaları inşa edilemez olarak tanımlayan şey nedir? Birkaç yıldır mimar olarak çalışıyorum ve son zamanlarda kendime sık sık tekrarladığım bir soru bu. Binaları inşa edilemez olarak tanımlayan şey nedir?
B I D Y B F K C G B D A
İNŞA EDİLEMEZ
Binaları inşa edilemez olarak tanımlayan şey nedir? Birkaç yıldır mimar olarak çalışıyorum ve son zamanlarda kendime sık sık tekrarladığım bir soru bu. Binaları inşa edilemez olarak tanımlayan şey nedir?
Sıradan bir tuğla duvar yerine, kavisli bir tuğla duvar tasarlamaktan beni alıkoyan ne? Cephede kullanılan tuğlaların yerleşimi üzerine ayrıntılı düşünmek varken, neden genellikle 'wildverband'ı (bir çeşit tuğla örgüsü) tercih ediyoruz? Meslek hayatında bulunmak; sözde özgür akademik ortamdan uzaklaşmak ve her şeye inşa edilebilirlik ve karlılık merceğinden bakmak gibi bazı yükleri de beraberinde getiriyor. Mesleki yaşamda hayal etme yetimizin kaybolması ile akademik eğitim sürecindeki mesleki dünyanın gerçeklerini kavrayamama arasındaki gerilim, hemen ardından inşa edilemezlik kavramı ile devam ediyor. Gerilimin bu iki ucu arasında herhangi bir arabulucunun olmaması, bu iki ucun birbirlerini yoksaymasını doğrular nitelikte. Ama yine de, binaları inşa edilemez olarak tanımlayan şey nedir? Sadece karlılık mıdır? Yoksa tüm tasarımın arkasındaki, yapıyı inşa edilebilir kılan teknoloji midir? Belki de mimarlık eğitimimiz sürecinde şekillenen hayal gücümüzdür? Ya da binanın inşa edilemez olduğuna karar veren ve onu inşa edilemez yapan şey, projenin niteliğidir?
İnşa edilemezlik kavramının, mimarlığın mesleki yaşamı ile akademik kısmı arasındaki uçurumla ilgili olduğunu düşünüyorum. Bu uçurum genişlediğinde, inşa edilemezden söz ederiz; bu aradaki uçurum daraldığında ve iki uç örtüştüğünde ise, inşa edilemez kavramı kaybolur. Bu, tasarlama ve inşa etmenin ne salt karlılık ne de yoğun bir teorik araştırma olduğu, her ikisinin de arasında bir tanım olduğu anlayıştır. Bir kişi bu arada kalmışlık durumuna ulaştığında ise, bahsi geçen soruya cevap verebilir. Bu durumu açıklamak için şu anki bulunduğum noktadan, yani mesleki hayattan bir bakış sergileyeceğim. Çünkü, akademik çalışmalara olan ilgimi takip etmek yerine mesleki hayata yönelmeyi tercih ettim. Şöyle açıklayabiliriz, profesyonel hayatta yer almak ve mimar olarak çalışmak bir evren oluşturuyor. Bu evrenin ismi Mars. Bir de mimarlığın akademik hayatının yer aldığı başka bir evren var. Bu da Venüs. Mimarlığın mesleki hayatı Mars'tan, akademik hayatı ise Venüs'ten.1 Ve ben bunların (imgesel) örtüşme durumunu SAÇAK olarak adlandırdım. Kendimi tam olarak bu örtüşmenin olduğu yere konumlandırmaya çalışıyorum. Böylece; yazma eylemi ve profesyonel hayatta mimar olmak, bu iki evreni örtüştüren yeni bir durum oluşturuyor. SAÇAK, mimarlıkla etkileşimin ne sadece pragmatik, ne de yoğun bir araştırma odaklı olduğu, fakat her ikisinin arasında bir kavram olduğu bu bulanık durum olarak tanımlanabilir.
SAÇAK VE VEDA
SAÇAK'ın önemli bir arabulucu olarak ortaya çıktığı bir diğer yer de akademik hayattan profesyonel hayata geçiş veya tam tersi olarak gerçekleşen durumlardır. Geçiş ve kendini yeniden tanımlama eylemi; süreci karmaşıklaştırır, her türlü adaptasyon duygusunu ortadan kaldırır ve SAÇAK’ın bir arabulucu olarak önemini vurgular. SAÇAK pasif bir eylem değildir, aksine bireyin zamanını ve parasını talep eder. Kendi SAÇAK’ınızı bulmak ve ardından mimarlık üzerine düşünmek için gerekli zamanı ve alanı yaratabilmek kolay değildir ve bu zorluk kişiyi mimarlığı bırakmaya 'daha da' teşvik edebilir.
Tabi burada başka bir soru ortaya çıkıyor. Kişinin mimarlığı bırakmasına ne sebep olur ve SAÇAK, kişinin mimarlıkta kalmasına yardımcı olabilir mi? Mimarlık alanında daha fazla çeşitlilik olsa da, hala herkese açık değil. Profesyonel hayat, iş-yaşam dengesini bozan uzun çalışma saatleri gerektiriyor. Ek olarak mimarlık eğitimi çok pahalı bir süreç ve sonunda, sadece eğitiminize yatırdığınız parayı kazanmak için mimarlık eğitiminize harcadığınız zamandan daha fazla zaman harcıyorsunuz. Tüm bunlar ve daha fazlası çok daha büyük bir bütünün parçası. Yine de SAÇAK, erken akademik veya profesyonel hayatlarımız boyunca mimarlıkta kalmamız için bizi teşvik edebilir. Belki yeterli olmayacaktır ama yine de başlamak için iyi bir adım olabilir.
Ben kendi SAÇAK’ımı yazı yazmakta buldum. Bu sürecin beni zenginleştirdiğini ve profesyonel hayatım boyunca beni cesaretlendirdiğini düşünüyorum. Bu noktada sadece şunu diyebiliyorum, umarım siz de kendi SAÇAK’ınızı bulabilirsiniz!
Bu yazının başına, tesadüfi olarak görebileceğiniz bazı harfler koydum. Bunlar mimarlığı bırakan tanıdığım bazı arkadaşların ve meslektaşların baş harfleri. Sadece bazılarının... Mimarlık eğitiminin ve profesyonel yaşamın fiziksel ve duygusal stresi boyunca gösterdikleri tüm paha biçilemez çaba ve rehberlik için derin minnettarlığımı ifade etmek için bu anı ve bu yazıyı kullanmak istedim. Hepiniz şimdiden özleniyorsunuz.
Bu, benim size naçizane vedam
Hoşçakalın dostlar
Veda (bir nevi)..
Notlar:
1. Bu isimlendirmeyi bir kitap isminden aldım. Men Are from Mars, Women Are from Venus (1992) by John Gray
Her Şey Dahil Olsun
Bu metnin yazılma nedeni; 1-2 ay önce 15 yıllık dostluklarla çıktığımız Antalya tatilinin bende bıraktıkları ve turizmin mimarlık üzerindeki etkilerine dair uzun zamandır ilk defa yaşadığım şaşkınlık hali. Aslında bu metin, sıcak bir Antalya sabahı yaptığımız o araba yolculuğu sırasında yazıldı. İskelede içtiğimiz o soğuk biranın değil de, ayın denizdeki yansımasının her şeyi bulandırdığı o an yazıldı. Gülerken gözlerimin kapandığı o akşam yazıldı bu metin. Denizden çıkmayacak mısın Orçun denildiğinde; yıllar önceden hatırlayabildiğim derimin sudan buruşması hissini tekrar yaşayabilmek için denizde uzunca kalıp, güneşin batışını seyrettiğim o akşam yazıldı.
Havaalanı karşılama ekibi, Antalya 2022
Genel olarak blog yazılarımı İngilizce yazmaya özen gösteriyorum. Bu durumun birkaç nedeni var benim için. Bu nedenlerden en önemli olanı kendi biricikliğimden çıkarak, farklı kültürlerde yetişmiş mimar veya mimarlığa merak duyan kişilere de ulaşabilmek. Çünkü herkesin kendi hayatının biricik olduğunu fark etmem zaman aldı. Böylece benim de kendi hikayemde gördüğüm biriciklik, birkaç yıl önce farklı kültürlerden insanlarla tanışmam sonucunda bozulmuş oldu. Herkesle eş değer bir biriciklik benimki de artık. Aslında herkese bağlı, ama herkesten ayrı kalmaya çalışacak kadar da sancılı. Velhasıl kelam (abim bu sözü çok kullanır, referansı abime veriyorum), İngilizce yazılarımdaki farklı kültürlere de ulaşma düşüncemi geçici olarak bir kenara koyup, ilk defa bu yazımda İngilizce değil de Türkçe yazmaya karar verdim. Bir yandan da bu yazının sonuna geldiğimde, İngilizce yazdıktan sonra yaptığım Türkçe çevirilerdeki tatminsizliğimden de uzaklaşmayı umuyorum.
Bu metnin yazılma nedeni; 1-2 ay önce 15 yıllık dostluklarla çıktığımız Antalya tatilinin bende bıraktıkları ve turizmin mimarlık üzerindeki etkilerine dair uzun zamandır ilk defa yaşadığım şaşkınlık hali. Aslında bu metin, sıcak bir Antalya sabahı yaptığımız o araba yolculuğu sırasında yazıldı. İskelede içtiğimiz o soğuk biranın değil de, ayın denizdeki yansımasının her şeyi bulandırdığı o an yazıldı. Gülerken gözlerimin kapandığı o akşam yazıldı bu metin. Denizden çıkmayacak mısın Orçun denildiğinde; yıllar önceden hatırlayabildiğim derimin sudan buruşması hissini tekrar yaşayabilmek için denizde uzunca kalıp, güneşin batışını seyrettiğim o akşam yazıldı.
Nerede ve Ne zaman?
Odtü mimarlık jürilerinin vazgeçilmez bir sorusu vardı. Genelde jüri üyelerinden biri bu konuya muhakkak değinirdi.
“Peki ben bu yapıyı alıp A şehrinde uygularsam ne değişecek?”
Bu soru yanında bazen de başka bir hoca maketi ters çevirip masaya koyardı. Sorgulanan, yapının obje olmaktan kurtulup yer ile kurduğu ilişkisi, bağlamıyla olan diyaloğuydu. Tasarım için belirlenen yere ait olmak, bağlamı iyi kavramak önemli bir kriterdi. Yıllar sonra kendimi, bu soruyu farklı bir şekilde tekrarlarken buldum.
Nereye ve ne zamana ait olduğu belli olmayan tema otellerin ve yarattıkları dekorların etkisiyle; Antalya’da kaldığım sürenin belki de yarısını tamamen kurgulanmış bir yerdeyim düşüncesiyle geçirdim.
Postmodern Turist
Teknolojinin ve ulaşım ağının ulaştığı nokta, mekân kavramını da etkilemeye başladı. Artık coğrafi sınırlar yavaş yavaş silinmekte ve yerin ruhu kaybolmakta. Sonuç olarak, her yere ait olmayı hedefleyen turizm yönelimini bir çok turistik kentte görebiliyoruz. Turizmin sürekli tüketim odaklı tanımı, zaman ve mekân arasında bir ayrım yaratıyor. Bir mekânın ait olduğu zamanın bir önemi yok artık. Yer ile olan ilişkiden bahsetmek de aynı şekilde zorlaşıyor. Mekânın ne kadar tüketilebilir olduğu ve hatta ne kadar hızlı tüketilebilir olduğu önem kazanmış durumda. Çünkü postmodern turist, bir paket kovalamacasında ve paketin içinde en az zamanda maksimum içeriği bulma arayışında. Haliyle Antalya da, Türkiye’nin en turistik şehirlerinden biri olarak bu durumdan etkileniyor. Kıyı şeridinde yaptığımız her araba yolculuğunda birbirinden farklı tema otelleri görmek her defasında bir kurguda mıyım acaba diye sorgulamama neden oldu. Şehrin önemli bir kısmı salt kurgu, taklit etme tanımlarından oluşuyor.
Fransız antropolog Marc Auge¹, modern yaşamdaki zaman ve mekân arasındaki ilişki değişiminin, buna ek olarak artan tüketim odaklı hızlı yaşamın yeni bir çağa işaret ettiğini söyler ve bunu “Süpermodernite” olarak adlandırır. Süpermodernitenin yarattığı havaalanları, fast-food restoranlar, alışveriş merkezleri, tema oteller gibi mekânları da yok-yer² olarak tanımlar. Bu mekanlar kimliksizlerdir, bireye haz vermeyi amaçlarlar, geçiş mekânlarıdırlar, bu mekânlarda tüketim her şeyin önündedir. Aslında bu özellikler, Marc Auge’nin tanımladığı yeni çağı da anlatmaktadır.
Turizm, tüketicinin istekleri doğrultusunda çok kolay değişebilen bir anlayışa sahip. Tüketicinin aradığı psikolojik tatmin duygusu ise tema otellerle karşılanmakta ya da karşılanmaya çalışılıyor. Tema oteller; yer ve yerellik tanımlarını tüketilebilir imajlar bütünü olarak ele alırken, aynı zamanda kurgusal bir mekân yaratır. Mesela Antalya’da tema otellerin birinde Kremlin Sarayı’nın önünden geçip Aziz Vasil Katedrali’nin önünde fotoğraf çekilebilirsiniz. Oradan çıkıp Topkapı Sarayı temalı başka bir tema otelde Topkapı Sarayı’nın Harem Binası’nı görüp, Aya İrini Kilisesi’ne uğrayabilirsiniz. Bu durum, mimarlığın yakından ilişkili olduğu zaman ve mekân arasındaki diyaloğu yerle bir eder. Artık mekânın hangi zamana ait olduğu veya yerle olan ilişkisi önemini kaybetmiştir. Yerel olma durumu önemsizleşir. Yüceltilen ise, tema otellerin yarattığı etkileyici, kolaylıkla tüketilebilir ve bir o kadar da belirsiz imajdır.
Peki Her Şey Tüketildiğinde?
Turizmin tüketim etrafında oluştuğu bir gerçektir. Fakat günümüzde bu tüketimin hızı ve kentsel ölçeği korkutucu bir seviyede gibi görünüyor. Antalya gibi tarihi ve doğal güzellikleri olan bir kentte, tüketim amaçlı kurgulanmış bu mekânlar tüketildiğinde ne olacak? Tekrar yıkıp yerine tüketimin o dönemki yıldızları mı kurgulanacak? Kimliği olan kentlerimizi kimliksizleştirmek yerine, insanlara mekânla öznel bir ilişki kurmalarını sağlamalıyız. Tarih, bağlam ve kültür de bu süreçte yol göstermelidir. Ancak bunun sonucunda mekânı bir meta olmaktan çıkarabiliriz.
Yok-mekân durağan değildir.
Yok-mekân geçmişi yavaşça unutturur.
Yok-mekân bir süreçtir ve her sürecin olduğu gibi bunun da uzun vadede etkileri olacaktır.
Notes:
1. Marc Auge, “Yer Olmayanlar-Üstmodernliğin Antropolojisine Giriş”, 1997.
2. Marc Auge bu kavramı non-lieu olarak isimlendirmiştir. Türkçe’ye farklı çevirilerine denk gelsem de Uğur Tanyeli tarafından yapılan yok-mekân çevirisini kullandım. Tanyeli, U. (2004), Kitle Turizmi ve ‘Yok-Mekan’ Mimarlığı, Arredamento Mimarlık.
Kahvehane | Ölü Bir Metafor
Mimarlık bir zanaatkarlık. Usta ve çırak arasındaki ilişki, bu mesleğin geleceğini şekillendirir. Ustanızı gözlemlemek için yeterince meraklı olmalısınızdır.¹ Ustanın anlamını bir kişiye indirgemek doğru ve kapsayıcı olmaz. Hayatınızdaki herhangi bir ilham, sizin ustanız olabilir.
Hayatımın belirli bir noktasında, yürüyüş yapmanın etrafımı gözlemlediğim bir an olduğunu fark ettim. Ankara’daki bu yürüyüşlerim sırasında, kahvehane mekanları hep ilgimi çekmiştir. Eğer bu mekanları gerçekten gözlemlerseniz, oraya ait olan neşeyi ve de hüznü hissedebilirsiniz. Kahvehanede, insanların birbirleriyle nasıl etkileşim kurduğunu hala hatırlıyorum. Bu etkileşim, bir sohbet veya yoğun bir tartışma biçimi olarak ortaya çıkıyordu. Şimdi geriye dönüp baktığımda, bu mekan hakkında yazma arzumun o gün mahallede yaptığım yürüyüşler sırasında ortaya çıktığını söyleyebilirim… Mimarlar olarak, yaşadığımız bu özel anları kucaklamamız gerektiğine inanıyorum. Şimdi arkama yaslanmış, köklerinden kopmuş olan kahvehane mekanını zihnimde canlandırmamı sağlayan o anı ve merakı kavramaya çalışıyorum.
Mimarlık bir zanaatkarlık. Usta ve çırak arasındaki ilişki, bu mesleğin geleceğini şekillendirir. Ustanızı gözlemlemek için yeterince meraklı olmalısınızdır.¹ Ustanın anlamını bir kişiye indirgemek doğru ve kapsayıcı olmaz. Hayatınızdaki herhangi bir ilham, sizin ustanız olabilir.
Hayatımın belirli bir noktasında, yürüyüş yapmanın etrafımı gözlemlediğim bir an olduğunu fark ettim. Ankara’daki bu yürüyüşlerim sırasında, kahvehane mekanları hep ilgimi çekmiştir. Eğer bu mekanları gerçekten gözlemlerseniz, oraya ait olan neşeyi ve de hüznü hissedebilirsiniz. Kahvehanede, insanların birbirleriyle nasıl etkileşim kurduğunu hala hatırlıyorum. Bu etkileşim, bir sohbet veya yoğun bir tartışma biçimi olarak ortaya çıkıyordu. Şimdi geriye dönüp baktığımda, bu mekan hakkında yazma arzumun o gün mahallede yaptığım yürüyüşler sırasında ortaya çıktığını söyleyebilirim… Mimarlar olarak, yaşadığımız bu özel anları kucaklamamız gerektiğine inanıyorum. Şimdi arkama yaslanmış, köklerinden kopmuş olan kahvehane mekanını zihnimde canlandırmamı sağlayan o anı ve merakı kavramaya çalışıyorum.
Biz, insanlar, yaşadığımız şehirlere meydan okuyoruz. Şehirler belirsizlik içinde. Herhangi bir yaratılışın, entropisinin de olduğunun farkında olmalıyız. Anılarımız ve geçmişlerimiz kayboluyor. Bugün, bu süreçlerin nasıl bu kadar aniden gerçekleşebileceğine kolaylıkla tanıklık edebiliyoruz. Bununla birlikte, bu süreçler bazen bizim fark edemeyeceğimiz bir şekilde, doğal ritimlerinde oluyorlar. Bence kahvehane de, bu şekilde zamanla kaybolmuş mekanlardan biridir.
Çeşitlilik; demokratik bir toplumun ve kamusal alanın her zaman önemli bir değeri olmuştur. Kahvehanede mesleği, sosyal statüsü veya siyasi görünümü ne olursa olsun her insanla karşılaşabilirdiniz. Ancak, o dönemdeki sosyal alanlar arasındaki farklılık nedeniyle kadınlar bu mekanların dışında tutuluyorlardı. Halka ait olma, politik olarak sosyalleşebilme ve farklı alanlardaki konular üzerine konuşmalar ve tartışmalar, kahvehane mekanlarının tarih boyunca kısıtlanmalarına veya kapanmalarına neden oldu.² Kahvehane kültürü, kamuya ait olan fikirlerin dışa vurulmasına neden olurken, sıradan vatandaşların bakış açılarının oluşmasına ve yayılmasına neden oldu. Kentsel yaşamın demokrasi anlayışı, kahvehane etrafında şekilleniyordu. Bu mekanın tanımı Osmanlı İmparatorluğu döneminde oluşturulmuş ve, 17. ve 18. Yüzyılda Avrupa’ya yayılmıştır.³ Kahvehanede çeşitli konular tartışılıyordu ve bu çeşitliliğe örnek vermek gerekirse, bunlardan biri de edebi eserlerdi. Oyun yazarı Josep Addison tarafından açılan bir kahvehanede, haftalık bir bülten yayınlanmaya başladı. Daha sonra bu bülten, hâlâ da aynı ismi taşıyan “The Guardian” olarak bir gazete haline geldi.⁴
Günümüzde; kahvehanenin kamusal niteliği, demokratik bir özellik taşıma umudu, halka ait sosyalliği ve alternatif siyasi varlığı artık geçerli değil. Kahvehane günümüzde sadece emekli ya da işsiz insanlarla ilişkilendiriliyor. Hatta kahvehanenin artık var olmadığını ve belirli insan gruplarını dışarda bırakan bir kafe mekanı olarak şekillendiğini bile söyleyebiliriz.
Kahvehane, artık ölü bir metafordur.
Ek olarak, demokrasi bilinci fizikselden sanala dönüşmüştür. Basılı ve dijital medya, günümüzün demokrasisinin temsilcileridir. Artık kamusal alan, tartışma platformları, Agora veya Pnyx’e ihtiyaç duymuyoruz.⁵ Belki de, sanal varoluşu teşvik eden basılı ve dijital medyanın, demokratik olmayan bir mimarinin doğuşuna destek olduğunu ortaya atabiliriz.⁶
Niyetim, veya belki de umudum demeliyim, günümüzdeki bu durumdan bir tartışma başlatmaktır. Kahvehanenin kamusal bir alan olarak potansiyelini ortaya çıkarırken, kente ait demokratik bir ağı tekrar nasıl kurabiliriz? Bir mekanı, demokratik amaçlar için nasıl yeniden düzenleyebiliriz?
Kahvehane, kafelere benzer bir şekilde sokak ile fiziksel ve görsel bağlantının olduğu zemin katta yer alır. Günümüzde, bu bağlantının aksine bu mekanların kapalı kutu ön cephe uzantıları görülmektedir. Bu özelleştirilmiş kutular, yapılı çevrenin zemin katlarında kısıtlı bir görsel bağlantı yaratan sınırlar oluşturur. Bu durum, mekanın kamusal ve demokratik tanımına karşı çıkar.
Ancak, ben iki tür kahvehane mekanı ile karşılaştım; biri önde tanımlanmış bir terasa ve diğeri ise giriş kapısının önünde tanımlanmamış bir mekana sahip olan. Bu ön alanların en ilginç özelliği aralık tanımını taşıması. Hem şehir hayatıyla hem de kahvehanedeki sohbetle bağınızı koruyabileceğiniz aralık bir mekan. Bu aralık mekanlar, kişiyi sohbete hazırlayabilecek ve çevredeki farklılıkları gözlemlemesine yardımcı olabilecek düşünceli bir boşluk yaratır. Dolayısıyla bu aralık mekan, sınır tanımına meydan okur.
Günümüz siyasetinin tarih anlayışı, özü kavramadan kopyalamaya dayanmaktadır. Bu aynı zamanda tarihin anlamını da küçültür. Vatandaşların mevcut demokratik eğilimlerine cevap verebilmek için kahvehanenin tarihsel kökeninden bir şeyler öğrenmeliyiz. Kahvehanede tartışılan veya konuşulan bir konu üzerinde sürekli olarak dikkati toplayabilmek için; cinsiyet, sosyal statü, siyasi görünüm ve kültürel aidiyetin önceden varsayılan tanımlarının bir kenara bırakılması gerektiğine inanıyorum. Kahvehane, şehirdeki farklılıklara alışılan bir yer olmalı.
Sorduğum sorularla birlikte, merakıma bir cevap olarak gözlemlerimi takip ettim. Eğer mimari bir entropi varsa, bu entropiyi daha da artırmak için kendi mimari araçlarımı kullandım.
Bence mimarlık, kendi başına demokrasiyi yaratamaz. Demokrasi insanların elindedir. Ancak mimarlığın daha iyi bir dünya yaratmak için; siyasi, sosyal ve kültürel mücadelenin bir parçası olabileceğine inanıyorum.
Notlar:
1. Eğer “Le Corbusier Foundation”ın websitesine girerseniz, reddedilmiş stajyerlerin listesine ulaşabilirsiniz. 1949 yılına ait olan bir listede, Turgut Cansever’in de ismini görebiliriz. İkisinin de mimarlık yaklaşımları arasındaki bazı benzerlikleri düşündüğümde, sanırım Turgut Cansever’in ustasını gözlemlemek istediğini söyleyebilirim.
Bkz. http://www.fondationlecorbusier.fr/corbuweb/zcomp/pages/AtelAtel.htm
2. Yaşar, Ahmet. Osmanlı’da Kamu Mekanı Üzerinde Mücadele: Kahvehane Yasaklamaları, Uluslararası XV. Türk Tarih Kongresi, Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 2006.
3. McDonald, Hollie, Social Politics of Seventeenth Century London Coffee Houses: An Exploration of Class and Gender, 2013.
4. Brian Cowan, What Was Masculine About the Public Sphere? Gender and the Coffeehouse Milieu in post-Restoration England, History Workshop Journal, Volume 51, Issue 1, 2001.
5. Antik Yunan’da, Agora şehir merkezi, Pnyx ise vatandaşların karşılıklı tartışabildiği bir amfitiyatroydu. Bu konuyu merak edenler için, Richard Sennett’ın The Spaces of Democracy kitabını önerebilirim.
6. Bu bağlamda ilginç bir metin olarak, Victor Hugo’nun Notre Dame’ın Kamburu kitabındaki “Bu, onu öldürecek” bölümüne bakılması gerektiğini düşünüyorum.
Kamusal Sahnenin Uyanışı
Mimarinin bir döngü olduğuna inanıyorum. Mimarlık pratiğinde, kişi kendini başladığı noktada bulabilir. Kişi bu süreçten geçerek, döngünün varlığını kendisine kanıtlar.
Her başlangıç noktası, bir son noktasıdır.
Veya her son noktası, bir başlangıç noktasıdır.
Döngü, fırsatlar da yaratır. Mimari sürecimiz boyunca tanımladığımız her yeni nokta, başka bir döngünün başlangıcı olabilir. Şüphesiz ki, mimariyi birbirleri ile bağlantılı döngülerin bu basit durumu ile sınırlandırmak kapsamlı bir yaklaşım olmaz, bunun yerine döngünün yarattığı üretkenliği ve potansiyeli benimsemeliyiz.
Mimarlığın bir döngü olduğuna inanıyorum. Mimarlık pratiğinde, kişi kendini başladığı noktada bulabilir. Kişi bu süreçten geçerek, döngünün varlığını kendisine kanıtlar.
Her başlangıç noktası, bir son noktasıdır.
Veya her son noktası, bir başlangıç noktasıdır.
Döngü, fırsatlar da yaratır. Mimari sürecimiz boyunca tanımladığımız her yeni nokta, başka bir döngünün başlangıcı olabilir. Şüphesiz ki, mimariyi birbirleri ile bağlantılı döngülerin bu basit durumu ile sınırlandırmak kapsamlı bir yaklaşım olmaz, bunun yerine döngünün yarattığı üretkenliği ve potansiyeli benimsemeliyiz.
Birkaç hafta önce, yüksek lisans döneminde tanıştığım arkadaşım Bartek şehirlerde oluşan ‘yeni‘ kamusal alanlardan bahsediyordu. Balkonlar..
’Yeni kamusal alanlar’ ifadesini duyduğumda hem meraklanmış hem de şaşırmıştım. Kamusal alanların keşfi, ilham verici olmaz mıydı? Şaşırmıştım da, çünkü insanlar arasındaki etkileşim esaslarının yerinden edildiği ve kamusallık kavramının giderek özelleştirildiği bir çağda yaşıyoruz.¹
Modern balkon ne zaman ortaya çıktı? 19. yüzyılın başlarında Paris’te kendini gösterdi. Hausmann’ın Paris’i yenileme planı sonrasında, balkonlar burjuva sınıfı için önemli seyir noktalarıydı.² Balkon genellikle geçici kullanımlarla ilişkilendirilmiş, tanımsız bir alandır. Venedik’te balkon kentsel dedikodu için bir yer³, Tel-Aviv’de açıklık ve havalandırma sunan bir mekandı⁴. Balkon bazen depolamak için, bazen ise düşünmek veya dinlenmek için kullanılan bir yerdi. Tarih boyunca balkonu, bölgenin kültürel ve sosyal değerlerini temsil eden bir kentsel eser olarak gördük.
Balkon, evin özel hayatı ile şehrin kamusal alanı arasında eşiksel bir mekandır. İnsanları bir araya getiren temel bir eylem oluşturur. Kamusal alan bireyler arasındaki mesafeyi azaltmayı amaçlamaktadır, ancak balkon bu durumun tam tersini inceler. Sokaktaki insanları izleyebilmenize rağmen, sohbet etmek veya sokakta olan etkinliğe katılmak zordur. Balkonun yarattığı mesafe ve toplumsal karşılaşma biçimleri, burayı kamusal alan olarak tanımlamamızı zorlaştırıyor.
COVID-19 salgınından bu yana, zor zamanlardan geçiyor ve toplumsal kalıplarda ani değişiklikler yaşıyoruz. Balkon, bu kargaşa sırasında halk tarafından yeniden hayata geçirildi. Kolektif umut ve dayanışma balkonlarda gösteriliyor. Konserler veren, sağlık çalışanlarını alkışlayan ve diğer balkonlardakilerle sohbet eden insanlar, sosyal etkileşimin merkezi olmuş halde. Hem izleyici hem de özne durumundalar. Balkon artık sadece eşiksel bir alan değil, aynı zamanda ’yeni kamusal bir sahnedir.’
Bugün o eşsiz andayız. Başka mimari bir yolculuk yaratabilecek ya da tam olarak başladığımız noktada son bulabilecek mimari bir döngünün başlangıcındayız. Ve ben, bu süreci görmek için sabırsızlanıyorum. Balkon, kamusal bir sahneden daha fazlası olabilir mi? Kamusal alanlarda olması gereken siyasi özerkliği balkonlarda da görebilir miyiz?
Henüz bilmiyorum. Şimdilik bildiğim tek şey, gelecekte güzel ve küçük balkonu olan bir eve taşınmak için sabırsızlandığım…
Notlar:
1. Bu bağlamda daha fazla okumak isteyenler için, Uğur Tanyeli’nin Yıkarak Yapmak kitabını veya sadece 14. bölümünü tavsiye ederim.
2. Bell, Duncan, and Bernardo Zacka. Political Theory and Architecture. London: Bloomsbury Academic, 2020.
3. Foxhall, Lin, and Gabriele Neher. Gender and the City before Modernity. Chichester: John Wiley & Sons, 2013.
4. Aronis, Carolin. The Balconies of Tel-Aviv: Cultural History and Urban Politics. Israel Studies14, no. 3 (2009): 157-80.
Sorgulama Sonucu Ortaya Çıkan Mimari Eser
Evre I _ Farkındalık
Mimarlığın kolayca tüketilebilir hale geldiğini farkettim.
İnsanlık pek çok gelişme kaydetti. Teknolojik bir yüzyıla doğru ilerledikçe, bu gelişmelerin yan etkileri ile karşı karşıya kalıyoruz. Mimari bilginin sosyal medya aracılığıyla daha çok yayılması sonucunda mimarlık kolayca tüketilebilir bir hale geldi. Yeni oluşan bu mimariyi tüketme ve sindirme becerimiz, sorgulama sürecinin bileşenlerinin yanı sıra zaman ve mekan kavramları arasındaki yakın ilişkiyi da değiştirdi. Teslim süresindeki azalma düşünce süreci ve mimarlık arasında artan bir boşluğa neden oldu.
Evre I _ Farkındalık
Mimarlığın kolayca tüketilebilir hale geldiğini farkettim.
İnsanlık pek çok gelişme kaydetti. Teknolojik bir yüzyıla doğru ilerledikçe, bu gelişmelerin yan etkileri ile karşı karşıya kalıyoruz. Mimari bilginin sosyal medya aracılığıyla daha çok yayılması sonucunda mimarlık kolayca tüketilebilir bir hale geldi. Yeni oluşan bu mimariyi tüketme ve sindirme becerimiz, sorgulama sürecinin bileşenlerinin yanı sıra zaman ve mekan kavramları arasındaki yakın ilişkiyi de değiştirdi. Teslim süresindeki azalma düşünce süreci ve mimarlık arasında artan bir boşluğa neden oldu.
Evre II _ Yerinden Etme
Bir süredir, mimari düşünme sürecini geri kazanmak için uğraşıyorum.
Tüketim süreci, sorgulama sonucu ortaya çıkan mimari eser ile nasıl ilişkilendirilebilir? Yerinden etme, eser ve tüketim arasındaki gerilimi düşünmeme neden olan ilk kıvılcım oldu. Çizimler ve maketler; mimarların geçmişteki örnekleri detaylı incelemesi ve çağdaş ve tarihi bilgileri harmanlaması sonucu ortaya çıkmış eserlerdir. Mimarinin şuanki düşünme süreci; dikkat çekici ve olağandışı mimari eserler tarafından bozulur. Bu eserler; çizgileri, düzlemleri ve noktaları ile hikayeler anlatırlar.
Evre II onları durdurur, düşündürür ve sorgulatır.