Her Şey Dahil Olsun

Havaalanı karşılama ekibi, Antalya 2022

Genel olarak blog yazılarımı İngilizce yazmaya özen gösteriyorum. Bu durumun birkaç nedeni var benim için. Bu nedenlerden en önemli olanı kendi biricikliğimden çıkarak, farklı kültürlerde yetişmiş mimar veya mimarlığa merak duyan kişilere de ulaşabilmek. Çünkü herkesin kendi hayatının biricik olduğunu fark etmem zaman aldı. Böylece benim de kendi hikayemde gördüğüm biriciklik, birkaç yıl önce farklı kültürlerden insanlarla tanışmam sonucunda bozulmuş oldu. Herkesle eş değer bir biriciklik benimki de artık. Aslında herkese bağlı, ama herkesten ayrı kalmaya çalışacak kadar da sancılı. Velhasıl kelam (abim bu sözü çok kullanır, referansı abime veriyorum), İngilizce yazılarımdaki farklı kültürlere de ulaşma düşüncemi geçici olarak bir kenara koyup, ilk defa bu yazımda İngilizce değil de Türkçe yazmaya karar verdim. Bir yandan da bu yazının sonuna geldiğimde, İngilizce yazdıktan sonra yaptığım Türkçe çevirilerdeki tatminsizliğimden de uzaklaşmayı umuyorum.

Bu metnin yazılma nedeni; 1-2 ay önce 15 yıllık dostluklarla çıktığımız Antalya tatilinin bende bıraktıkları ve turizmin mimarlık üzerindeki etkilerine dair uzun zamandır ilk defa yaşadığım şaşkınlık hali. Aslında bu metin, sıcak bir Antalya sabahı yaptığımız o araba yolculuğu sırasında yazıldı. İskelede içtiğimiz o soğuk biranın değil de, ayın denizdeki yansımasının her şeyi bulandırdığı o an yazıldı. Gülerken gözlerimin kapandığı o akşam yazıldı bu metin. Denizden çıkmayacak mısın Orçun denildiğinde; yıllar önceden hatırlayabildiğim derimin sudan buruşması hissini tekrar yaşayabilmek için denizde uzunca kalıp, güneşin batışını seyrettiğim o akşam yazıldı.

Nerede ve Ne zaman?

Odtü mimarlık jürilerinin vazgeçilmez bir sorusu vardı. Genelde jüri üyelerinden biri bu konuya muhakkak değinirdi.

“Peki ben bu yapıyı alıp A şehrinde uygularsam ne değişecek?”

Bu soru yanında bazen de başka bir hoca maketi ters çevirip masaya koyardı. Sorgulanan, yapının obje olmaktan kurtulup yer ile kurduğu ilişkisi, bağlamıyla olan diyaloğuydu. Tasarım için belirlenen yere ait olmak, bağlamı iyi kavramak önemli bir kriterdi. Yıllar sonra kendimi, bu soruyu farklı bir şekilde tekrarlarken buldum.

Nereye ve ne zamana ait olduğu belli olmayan tema otellerin ve yarattıkları dekorların etkisiyle; Antalya’da kaldığım sürenin belki de yarısını tamamen kurgulanmış bir yerdeyim düşüncesiyle geçirdim.

Postmodern Turist

Teknolojinin ve ulaşım ağının ulaştığı nokta, mekân kavramını da etkilemeye başladı. Artık coğrafi sınırlar yavaş yavaş silinmekte ve yerin ruhu kaybolmakta. Sonuç olarak, her yere ait olmayı hedefleyen turizm yönelimini bir çok turistik kentte görebiliyoruz. Turizmin sürekli tüketim odaklı tanımı, zaman ve mekân arasında bir ayrım yaratıyor. Bir mekânın ait olduğu zamanın bir önemi yok artık. Yer ile olan ilişkiden bahsetmek de aynı şekilde zorlaşıyor. Mekânın ne kadar tüketilebilir olduğu ve hatta ne kadar hızlı tüketilebilir olduğu önem kazanmış durumda. Çünkü postmodern turist, bir paket kovalamacasında ve paketin içinde en az zamanda maksimum içeriği bulma arayışında. Haliyle Antalya da, Türkiye’nin en turistik şehirlerinden biri olarak bu durumdan etkileniyor. Kıyı şeridinde yaptığımız her araba yolculuğunda birbirinden farklı tema otelleri görmek her defasında bir kurguda mıyım acaba diye sorgulamama neden oldu. Şehrin önemli bir kısmı salt kurgu, taklit etme tanımlarından oluşuyor.

Fransız antropolog Marc Auge¹, modern yaşamdaki zaman ve mekân arasındaki ilişki değişiminin, buna ek olarak artan tüketim odaklı hızlı yaşamın yeni bir çağa işaret ettiğini söyler ve bunu “Süpermodernite” olarak adlandırır. Süpermodernitenin yarattığı havaalanları, fast-food restoranlar, alışveriş merkezleri, tema oteller gibi mekânları da yok-yer² olarak tanımlar. Bu mekanlar kimliksizlerdir, bireye haz vermeyi amaçlarlar, geçiş mekânlarıdırlar, bu mekânlarda tüketim her şeyin önündedir. Aslında bu özellikler, Marc Auge’nin tanımladığı yeni çağı da anlatmaktadır.

Turizm, tüketicinin istekleri doğrultusunda çok kolay değişebilen bir anlayışa sahip. Tüketicinin aradığı psikolojik tatmin duygusu ise tema otellerle karşılanmakta ya da karşılanmaya çalışılıyor. Tema oteller; yer ve yerellik tanımlarını tüketilebilir imajlar bütünü olarak ele alırken, aynı zamanda kurgusal bir mekân yaratır. Mesela Antalya’da tema otellerin birinde Kremlin Sarayı’nın önünden geçip Aziz Vasil Katedrali’nin önünde fotoğraf çekilebilirsiniz. Oradan çıkıp Topkapı Sarayı temalı başka bir tema otelde Topkapı Sarayı’nın Harem Binası’nı görüp, Aya İrini Kilisesi’ne uğrayabilirsiniz. Bu durum, mimarlığın yakından ilişkili olduğu zaman ve mekân arasındaki diyaloğu yerle bir eder. Artık mekânın hangi zamana ait olduğu veya yerle olan ilişkisi önemini kaybetmiştir. Yerel olma durumu önemsizleşir. Yüceltilen ise, tema otellerin yarattığı etkileyici, kolaylıkla tüketilebilir ve bir o kadar da belirsiz imajdır.

Peki Her Şey Tüketildiğinde?

Turizmin tüketim etrafında oluştuğu bir gerçektir. Fakat günümüzde bu tüketimin hızı ve kentsel ölçeği korkutucu bir seviyede gibi görünüyor. Antalya gibi tarihi ve doğal güzellikleri olan bir kentte, tüketim amaçlı kurgulanmış bu mekânlar tüketildiğinde ne olacak? Tekrar yıkıp yerine tüketimin o dönemki yıldızları mı kurgulanacak? Kimliği olan kentlerimizi kimliksizleştirmek yerine, insanlara mekânla öznel bir ilişki kurmalarını sağlamalıyız. Tarih, bağlam ve kültür de bu süreçte yol göstermelidir. Ancak bunun sonucunda mekânı bir meta olmaktan çıkarabiliriz.

Yok-mekân durağan değildir.
Yok-mekân geçmişi yavaşça unutturur.
Yok-mekân bir süreçtir ve her sürecin olduğu gibi bunun da uzun vadede etkileri olacaktır.


Notes:
1. Marc Auge, “Yer Olmayanlar-Üstmodernliğin Antropolojisine Giriş”, 1997.
2. Marc Auge bu kavramı non-lieu olarak isimlendirmiştir. Türkçe’ye farklı çevirilerine denk gelsem de Uğur Tanyeli tarafından yapılan yok-mekân çevirisini kullandım. Tanyeli, U. (2004), Kitle Turizmi ve ‘Yok-Mekan’ Mimarlığı, Arredamento Mimarlık.

Previous
Previous

Veda (bir nevi)..

Next
Next

Kahvehane | Ölü Bir Metafor